BORSA
BIST 100 13.536,84 %4,76
Altın 6.785,55 ₺/gr %0,53
Bitcoin $71.835 %4,65
Dolar 44,53 ₺ %0,19
Euro 52,06 ₺ %0,47
Sterlin 59,85 ₺ %0,73
Gümüş 107,90 ₺/gr %3,04
Ethereum $2.228,74 %6,33
İsviçre Frangı 56,32 ₺ %0,70
Kanada Doları 32,17 ₺ %0,12
Avustralya Doları 31,41 ₺ %0,92
Japon Yeni 0,00 ₺ %0,01
Suudi Riyali 11,88 ₺ %0,12
BAE Dirhemi 12,12 ₺ %0,19
Rus Rublesi 0,57 ₺ %0,23
Çin Yuanı 6,52 ₺ %0,18
ANKARA 1°C 6.785,55 ₺/gr 44,53 ₺ 52,06 ₺
Anasayfa Makaledetay
Şerif Ali Minaz

BU SAVAŞIN GALİBİ NENEM VE DEDEM OLURDU

09.04.2026 13:15 Şerif Ali Minaz 5
BU SAVAŞIN GALİBİ NENEM VE DEDEM OLURDU

 

Turbo Kapitalizm mi?

         Bütün dehşet ve şiddetiyle dünyamızı kasıp kavuran “Vahşi Kapitalizm,” şimdilerde “Turbo Kapitalizm” olarak arzı endam ediyor.

Turbo kapitalizm ne demek mi?

O, çok hızlı yatırım, çok çok üretim ve çılgınca tüketim, demekmiş.

O, reklamlarıyla, sonu gelmez emellerimizi habire kamçılıyor. Sahip olduklarımızla bizi mutlu etmiyor; “daha, daha…” derken bizleri bunalımlara sürüklüyor. Psikolojiye “Kaliforniya Sendromu” gibi kavramlar kazandırıyor. Mutluluk, tıpkı bir serap gibi oluyor onun sayesinde; peşinden koştukça Kaf Dağının ardına gizleniyor.

İtiraf edelim ki, bu çağın insanları olarak bizler, Turbo Kapitalizmin tuş ettiği kişi ve toplumlarız.

  Nenem Ve Dedem Sağ Olsaydı

Evet, nenem ve dedem sağ olsalardı, mutlaka bu savaşın galibi olurlardı.

Çünkü onların turbo kapitalizmin üç deviyle, yani silah, enerji ve sağlık sektörüyle uzaktan yakından ilişkileri yoktu.

Nasıl mı? Şöyle:

Dedemin duvarda asılı bir çiftesi vardı; kovanlarını kendisi doldurur, ava gider ve dönüşte torbası bıldırcınlarla, kekliklerle, göl ördekleriyle dolu gelirdi. Onun, silah sektörü ile tüfeğinin kovanlarına doldurduğu barutun dışında bir ilgisi yoktu.

Bir gaz ocağı vardı; bazen yemekleri, çayını ve kahvesini pişirmek için. Bir gaz ve bir de lüks lambası vardı; geceleri aydınlanmak için. Bunun dışında enerji deviyle de ilgisi yoktu onların.

Arabasına benzin ve yağ koyma derdi de yoktu; sevimli beyaz atı, onu ve nenemi her tarafa dörtnala götürüyordu.

 Boş zamanlarında ormandan derledikleri atık odunlar ve çam kozalakları, yer altının kömürleri ısınmalarını karşılıyordu. Onların, ne doğalgaz, ne elektrik, ne de su faturası ödeme gibi bir kaygıları vardı. Onlar, sadece akaryakıt ve doğalgaza 60 milyar dolar ödeyen Türkiye’den habersiz yaşıyorlardı.

Aspirin ve gripin haplarının ötesinde sağlık sektörü ile de hiçbir ilişkileri yoktu. Ne ilaç bilirlerdi, ne de doktor. Üşütmelerden kaynaklanan rahatsızlıklarına karabaş otu, akbaşlı otu gibi bazı otların kurutulmuş demetleri, kiler adı verilen odanın bir köşesinde asılıydı.

Onların, kamuda bir görev alma, bir maaşa bağlanma gibi bir dertleri de yoktu. Dedemin bileğinde altın bileziği vardı zaten: Nalbantlık; at, eşek ve öküzlerin ayakkabılarını yapardı. Kıyıda köşede parası da var mıydı; bilmiyorum, ama cebi üç- beş kuruş harçlıktan hiç mi hiç eksik kalmazdı.. Beyaz atıyla şehirden dönerken, biz torunlarını sevindirecek harçlık, şekerleme ve pazar ekmeğini ikram etmeyi ihmal etmezdi.

     Nenem, margarinleri tanımazdı. Sütünü, tereyağını, yoğurdunu damdaki inekten; ununu, haşhaş ve ayçiçek yağını, mısırını… ortak olarak işlettirdikleri tarlasından; yumurtasını bahçesindeki tavuklarından elde ederdi.

Evin arka bahçesindeki küçük bölümde nenem hem yazlık, hem kışlık domatesini, biberini, soğan ve sarımsağını, patlıcan ve kabağını yetiştirirdi. Kimisini taze tüketir, kimisini kuruturdu. Onları yetiştirirken ve derlerken yüzü ışıl ışıl olurdu.

     Dedemin ot kültürü, ebegümeci, ıspanak ısırgan otu gibi çeşitli otlarla eve taşınırdı; lorla karışarak nenemin böreklerine iç malzemesi olurdu.

Nenem, kozmetik sanayiinin ürünleriyle yani kuaför ve makyaj malzemeleriyle hiç tanışadı, Derdi ki: “ Yavrum, yemediğin bir şeyi yüzüne- gözüne, cildine sürme”. Onun sağlıklı ve nurlu bir yüzü vardı. O, gül gibi kokardı. Çünkü onun parfümü, gül suyuydu. Anti bakteriyel olarak ise sirke kullanırdı.

   Âdemoğluna “ibnülvakt” yani “zamanın çocuğu” denilir ya. İşte onlar, tam da zamanın insanlarıydı ve çok da mutluydular. Sağ olsalardı, o zamanı bu güne taşırlar mıydı acaba?

      Onların Barınakları

      Onlar, Kitap’ın: ” Yiyiniz, içiniz, amma İSRAF ETMEYİNİZ” kuralını düstur edinmişlerdi kendilerine ve bundan da mutluluk duyarlardı.

         Onlar, kâşanelerde, saray ve köşklerde değil; kerpiç evlerde, duvarları çamurla sıvanmış odalarda otururlardı, ama mutluydular.

Odalarının tabanları, gölden topladıkları sazlardan dokudukları hasırlar ve hasırların üstüne serilmiş Uşak dokuması kilimlerle; “sofa” denilen balkonları, nenemin yaptığı kırlentler ve üzerleri el işlemeli örtülerle döşeliydi.

 Onların ve bizim bu odalardaki mutluluğumuzu anlatmaya kelimeler yetersiz kalırdı.

   Onlar, asansörlü, yüzme havuzlu, güvenlikli, çok katlı gökdelenleri görmediler; ama tek veya çift katlı ahşap evlerinde çok mu çook mutluydular.

      Onlar, villaların tepelerine yerleştirilen radarlar sayesinde odalarının her birindeki plazma TV’lerden Beytullah (Kâbe) ve Ravza manzaralarını sürekli ve canlı olarak seyredemiyorlardı. Daha doğrusu böyle bir yaşantıyı hayal bile edemiyorlardı; ama gönüllerindeki Haremeyn (Mekke ve Medine) muhabbeti, her daim onların mutluluğuna mutluluk katıyordu.

 Onların, Klimalarla sürekli gülsuyu pompalayan cihazları da yoktu evlerinde; ama her tarafı gül gibi kokan ahşap tavanlı odalarında çok sağlıklı ve mutluydular.

     Onların, odalarının süpürgelikleri sade bir tahta çıtadandı; metresi 350 Eüro olan Avrupai prada kumaşlarla kaplatılmış değildi. Ama biz ve onlar için bu odalar, saray odasından farklı değildi..

 Onların, banyoları, VC’leri en nadide taşlarla; Meselâ, swarovski taşlarla tezyin edilmiş değildi. Çeşmelerinin muslukları da altın kaplama değildi. Hele hele WC kâğıtlarının markası Louis Vuitton hiç değildi. Ama onlar, taşıma sularla yıkanılan, el bezleriyle kurulanılan tuvalet ve banyolarından çok memnunlar ve mutluydular.

 Onların, bu günkü teknolojinin ve elektroniğin yeni yeni buluşlarıyla da, hiçbir ilişkileri yoktu. Ne “alo”, ne de internet faturası ödeme dertleri vardı. Onlar iletişimlerini birebir; vicahi (yüz yüze) ve candan sohbet ederek yaparlardı.

  Onların elbise dolaplarında bir yazlık bir de kışlık giysileri vardı. Dolaplardan taşan ithal ayakkabı ve takım elbiseleri yoktu. Ama onlar mutluydular..

      Şimdi siz söyleyin, onlar yaşasaydı hepimizin mağlup olduğu bu savaşta kim galip gelirdi? Dedem ve nenem mi, yoksa turbo kapitalizm mi?

       Nenemin Kütüphanesi Ve Dünyası

 Nenemin Küçük bir kütüphanesi vardı; beş on kitaplık.

Mesela; yan taraflarına Osmanlı Türkçesi ile meali yazılmış bir Kur’ân’ı Kerim’i,

Peygamberimizin hayatını anlatan bir siyer kitabı,

Osmanlıca yazılmış bir tarih kitabı,

Bir mızraklı ilmihali.

  Onlara ne zaman gitsem, sofasına oturmuş camın önünde kitap okurken görürdüm nenemi. Ev işlerinden arta kalan zamanlarını okuyarak geçirirdi. Bazen de dedem ve biz torunlar, meclis oluştururduk; nenem okur, biz dinlerdik.

     Hiç unutmam, bir kıtlık yılında sahabelerden bazıları, Allah Resulü’nün huzuruna gelip, bellerine bağladıkları kuşakların altından, karınlarını bastırmak için koydukları birer taş çıkarmışlar. Allah Resûlü de, kendi belinden iki taş çıkararak mukabele etmiş onlara.

  Nenem bu olayı okuduğunda dedemin gözlerine bakmıştı; “Beyim, şükür halimize, değil mi?” dedi.

Bazen de, sahabe hayatlarından örnekler okurdu rahmetli neneciğim; meselâ; bir Ebu Zer’den bahsederdi. Büyük sahabe Ebû Zer’in, Muaviye için söylediği şu sözler hala kulağımda çınlamaktadır: “Ey Muaviye, eğer bu sarayı kendi paranla yapıyorsan, israftır.

Şayet halkın parasıyla yapıyorsan ihanettir!”

  Bölük pölçük aklımda kalanları, yıllar sonra tetkik ettim kaynak kitaplardan.

 Nenem aynen şunları okumuş o kitaplardan:

     “Gerçekten de bu altın ve gümüş, sizden önce gelen ümmeti helak etti. Cimrilik, hırs ve övünmeden kaçınmadığınız takdirde bunlar sizin de helak sebebiniz olur.” (Tırmizi; Zühd 16, Muslim; Zühd 1).

       (Allah Resulü buyurdular): “Kıyamet günü öyle topluluklar gelir ki, onların amelleri Tıhame dağı kadar olmasına rağmen cehennem ateşine girmeleri emredilir.”

Dediler ki: Ey Allah’ın Resulü, onlar namaz kılarlar mıydı?

 “Evet,” dedi Allah Resûlü: “Onlar namaz kılarlar ve oruç da tutarlardı, hatta gece namazına kalkarlardı. Ancak dünyalık bir şey gördüklerinde, (üstüne) hırsla atılırlardı.” (İbn Mace; Zühd, 2/1418).

      Şimdi tekrar soruyorum kendime. Onlar yaşasaydı, hepimizin mağlup olduğu bu savaşta kim galip gelirdi acaba? Onlar mı, yoksa turbo kapitalizm mi?

88 yaşındaki bir nenenin, bir belgeselin TV ekranlarına yansıyan sözleri şöyleydi:

 “Bir zamanlar parayı tanımıyorduk, ama mutluyduk.

Şimdi paramız var, ama derdimiz çok; huzurumuz yok

Düşünüyorum da, nenenin bu sözleri mi gerçek? Yoksa vahşi kapitalizmin özendirdiği hayat mı?

Ne dersiniz?

  Selam ve sağlıcakla kalınız…

 

 

   

Paylaş:

Bu Yazıyı Puanla

0/5 (0 oy)

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!

Yorum Yaz

Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.

0/1000
Güvenlik Kodu
Şerif

Şerif Ali Minaz

Kütahya'nın Simav ilçesinde doğdu. İlköğrenimini köyünde, orta öğrenimini Bursa’da, yüksek okulu da İstanbul’da bitirdi. Öğretmen olarak başladığı memuriyet hayatına...

Tüm Yazılarını Gör