Bir Yazı Ve Bir İtiraz
Değerli okuyucu!
Bir zamanlar sosyal medyada kısa bir yazı paylaşmıştım. Ama bir hemşerim bana itirazda bulundu ve karşılıklı yazıştık.
Bu yazışmaları sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu vesileyle zaman zaman din, inanç ve bazı felsefi doktrinler konusunda düşünmemiz için bir kapı aralamak ve bizden farklı düşünenlerden bir örnek sunmak istiyorum.
DEDİM Kİ
Hemşerimle karşılıklı fikir teatisinde bulunmamıza vesile olan yazım “EZAN MI, HAZZAN MI, ÇAN MI?” başlığını taşıyor ve şöyle devam ediyordu:
“ Âdemoğulları bu yeryuvarlağında ilginç serüvenler yaşamış; birilerinin: “Siz bizim inancımızdan değilsiniz” deyip bir başkalarını diri diri yakmayı uygun gördüğü zamanlar olmuş. Tıpkı Engizisyon dönemlerinde olduğu gibi.
Birilerinin de: “İstediğin dini ve inancı paylaşabilirsiniz, ama “İnsan olma” ortak paydasında birleşip bir arada yaşamanın örneklerini verebiliriz” dediği zamanlar yaşanmış. Meselâ; 711-1492 arasında İspanyanın Endülüsünde olduğu gibi, La Convivencia yani bir arada yaşama örnekleri verilmiş. Hem ezan okunmuş minarelerden, hem çanlar çalınmış kulelerden, hem de hazzan sesi gelmiş havralardan.
Birileri, Ortaçağ boyunca, antik Yunanı ve Romayı, puta-tapanların paganist uygarlıkları olarak görmüş ve bu uygarlıklara ait eserlerin okunmasını dahi yasaklamış. Birileri de (Müslümanlar), Kordobada bu dönemin eserlerini Arapçaya, Latinceye ve İbraniceye tercüme edip Batıya ve tüm dünyaya tanıtmışlar.
Birileri, 1492de İspanyada zulüm görenlere kucak açmış. Ama birileri de, 21. Yüzyılda, bu kucak açanlarla aynı dinden ve inançtan olanlara olanca zulmü reva görmüşler.
Yıllar önce, ülkemizden Yunanistana göçüp de turist olarak İstanbula gelen Rumlara, bir gazetecimiz şu soruyu sormuştu: “İstanbulun en çok neyini özlüyorsunuz?”
Bu soruya onların verdiği cevap ilginçti: “Ezanlarını.”
Ben bunları düşünüyor ve soruyorum kendi kendime:
Birilerinin de: “İstediğin dini ve inancı paylaşabilirsiniz, ama “İnsan olma” ortak paydasında birleşip bir arada yaşamanın örneklerini verebiliriz” dediği zamanlar yaşanmış. Meselâ; 711-1492 arasında İspanyanın Endülüsünde olduğu gibi, La Convivencia yani bir arada yaşama örnekleri verilmiş. Hem ezan okunmuş minarelerden, hem çanlar çalınmış kulelerden, hem de hazzan sesi gelmiş havralardan.
Birileri, Ortaçağ boyunca, antik Yunanı ve Romayı, puta-tapanların paganist uygarlıkları olarak görmüş ve bu uygarlıklara ait eserlerin okunmasını dahi yasaklamış. Birileri de (Müslümanlar), Kordobada bu dönemin eserlerini Arapçaya, Latinceye ve İbraniceye tercüme edip Batıya ve tüm dünyaya tanıtmışlar.
Birileri, 1492de İspanyada zulüm görenlere kucak açmış. Ama birileri de, 21. Yüzyılda, bu kucak açanlarla aynı dinden ve inançtan olanlara olanca zulmü reva görmüşler.
Yıllar önce, ülkemizden Yunanistana göçüp de turist olarak İstanbula gelen Rumlara, bir gazetecimiz şu soruyu sormuştu: “İstanbulun en çok neyini özlüyorsunuz?”
Bu soruya onların verdiği cevap ilginçti: “Ezanlarını.”
Ben bunları düşünüyor ve soruyorum kendi kendime:
Ezan mı? Hazzan mı? Çan mı?
Bu sorudan sonra, yıllar önce bir ateistin “Hangi din?” sorusuna verdiği şu cevabı da hatırlıyorum. “Ben Ateyim. Ama bir din seçmek zorunda kalsaydım SON DİNİ” (EZANI) tercih ederdim.”
HEMŞERİM DEDİ Kİ
İşte bu yazıma bir hemşerim itiraz etmiş ve bendenize şu yazıyı göndermişti:
“ Şerif hocam, (…)esasen bu nevi tartışmalara dâhil olmayı -eğer çok tahrik edilmezsem- girmemeyi tercih ederim. Çünkü -takdir edersiniz ki- bu inanç meselesi çok hassas meselelerdir ve belli bir kabul temelinde olmanız farz edilerek yürütülür. Ancak ben üslubunuzdaki zarafeti tersten tahrik olarak kabul ediyorum ve yazmaktan kendimi alamıyorum; elbette hoşgörünüze sığınarak.
İtiraf etmekte bir sakınca yok; çocukluğum ve ilk gençliğimdeki yoğun dini eğitimime rağmen, şu anda, günlük hayatımı dünyevi referanslarla idame ettirmekteyim.
Bu ne demek? Şu demek:
Günlük konuşma literatürüm dünyevi ve laiktir; dindar değil. Hayat algım dünyevidir, laiktir, dindar değil. Dini ritüelleri de dinsel vecibeler oldukları için değil; geleneksel vecibeler olduğu için yerine getiririm.
Bu izahatı, “Tabii bu gerekçe ve düşünce tarzı, VAHİY gerçeğini kabullenen bir akıl veya kişi için söz konusu....” şeklindeki cümleniz için yaptım. Yani Şerif Hocam; baştan, düşünce sistemimi bilip ona göre tartışmaya uygun olup olmadığınıza karar vermeniz icap edecektir.
Yine şöyle denebilir, bendeniz sayın Hocam; tatlı tatlı muhabbet edeceğiniz ve “evet üstadım, çok haklısın. Bir de şu var...” biçiminde gerçekten de çok keyifli ve uzayıp gidecek bir sohbetin ehli değilim sizin açınızdan. Yani; arada aykırı sorular sorarak, ya da itiraz ederek ya da karşı argümanlar ileri sürerek sizin düşünce sisteminizi tedirgin edebilirim, onu demeye çalışıyorum.
Yeri gelmişken: Sizden alıntıladığım cümlenizde bile benim karşı duracağım bir niteleme var: “vahiy gerçeği...” Ben bu nitelemenin muhteviyatına itiraz mı ediyorum; hayır. Kabul mü ediyorum; yine hayır. Peki, niye karşı duruyorum: daha en baştan bir “dayatma” seziyorum da, ondan. Daha en baştan bir tefrik seziyorum da, ondan. Daha en başta “benim gibi düşünenler ve düşünmeyenler” hissiyatı seziyorum da, ondan.
Paranoyakça bulabilirsiniz, ama Şerif Hocam, iktidar dille başlıyor. Dilin egemenliğiyle başlıyor ve yavaş yavaş hayatın tüm alanlarına nüfuz ediyor. Mamafih, vahiy İNANCIN olarak tabir etseydiniz, benim açımdan mesele yoktu, ama vahiy GERÇEĞİ deyince iş değişiyor. Aslında daha ilk cümlenizde de semantik olarak bir kayma mevcut: Her şeyde kalite olmalı, dolayısıyla üstünlük...
kalite ile üstünlük farklı kategorilerdir Şerif Hocam. kalite için illa “diğeri”ne ihtiyaç yoktur. Yani tek başına bir şey kaliteli ya da kalitesiz olabilir; kalite kavramı kıyaslamayı mecburi kılmaz. Ama üstünlük kavramı kıyaslamayı mecbur kılar. Bu tarz bir düşünce sistemi de bana uygun bir düşünce sistemi değil. Kaldı ki, dinlerden söz ediyoruz, yemekten ya da elbiseden değil. Ve tekrar edecek olursam: Dinlerin kalitesi de subjektiftir. Siz son nazil olduğu ve dolayısıyla, mükemmele ulaştığı için kendi inancınızı en kaliteli olarak addedersiniz, diğeri de sizin tam tersinize ilk inen olduğu, dolayısıyla en saf olduğu iddiasıyla kendi dinini en kaliteli bulur. Dolayısıyla bu konuda objektif bir kesinliğe ulaşmak mümkün değildir. Ama belirtmeliyim, dediğiniz ortak paydada tüm yüreğimle hemfikirim: İnsan olmak... Sadece ve sadece bu payda için yazıyorum bunları da, yoksa hiç bu tarz bir tartışmanın ehli değilimdir; önceden de dediğim gibi.
Ve evet; fanatizmden ve vandalizmden ürküyorum. Aslında salt bu da değil; günlük siyaset verileriyle konuşmak istemiyorum, lakin bu ülkede benden olmayana tahammülsüzlük kültürünün yerleşmeye başladığını seziyorum, üstelik de bunun bizzat egemen erkin siyaset etme aracı haline evrildiğini hissediyorum. Misal olarak adını zikrettiğiniz Medine sözleşmesi ve Endülüs deneyimlerinin esamesi bile okunmamaktadır günümüzde. (antre-parantez; medine sözleşmesi ile endülüs deneyimlerinin de birbirine çok benzemediğini söylemeliyim, bunun muhabbetini de ayrıca yapabiliriz sayın Hocam...) Ezcümle; siz de düşünce mahallenizden çıkıp, olaylara objektif bakabilseniz ve çıkarken bütün algılarınızı, değer yargılarınızı, inanç temelli kabullerinizi mahallede bırakıp bakabilseniz, yani kendinizi sıfırlayarak, yukarıdan, 100, 200 metre yukarıdan bakabilseniz, eminim benim gördüklerimi siz de göreceksiniz. O nedenle de, siz: “tercih yapın ve ezan deyin dedikçe, bence, bu tahammülsüzlük kültürünün yerleşmesine de zemin hazırlıyorsunuz. Ya da en azından bu kültüre itiraz edemeyeceksiniz, zira bunu fark etmeyeceksiniz bile. İşin en kötüsü de: yönetici erk, bu bilgiye sahip ve gücünü
de bundan alıyor... Benden size sevgi/saygı Şerif Hocam...”
Hemşerime Dedim ki
Değerli okuyucu, dilerseniz bu itiraza cevabımızı gelecek yazımızda okuyalım..
Selam ve dua ile hoşça kalınız..
Bir zamanlar sosyal medyada kısa bir yazı paylaşmıştım. Ama bir hemşerim bana itirazda bulundu ve karşılıklı yazıştık.
Bu yazışmaları sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu vesileyle zaman zaman din, inanç ve bazı felsefi doktrinler konusunda düşünmemiz için bir kapı aralamak ve bizden farklı düşünenlerden bir örnek sunmak istiyorum.
DEDİM Kİ
Hemşerimle karşılıklı fikir teatisinde bulunmamıza vesile olan yazım “EZAN MI, HAZZAN MI, ÇAN MI?” başlığını taşıyor ve şöyle devam ediyordu:
“ Âdemoğulları bu yeryuvarlağında ilginç serüvenler yaşamış; birilerinin: “Siz bizim inancımızdan değilsiniz” deyip bir başkalarını diri diri yakmayı uygun gördüğü zamanlar olmuş. Tıpkı Engizisyon dönemlerinde olduğu gibi.
Birilerinin de: “İstediğin dini ve inancı paylaşabilirsiniz, ama “İnsan olma” ortak paydasında birleşip bir arada yaşamanın örneklerini verebiliriz” dediği zamanlar yaşanmış. Meselâ; 711-1492 arasında İspanyanın Endülüsünde olduğu gibi, La Convivencia yani bir arada yaşama örnekleri verilmiş. Hem ezan okunmuş minarelerden, hem çanlar çalınmış kulelerden, hem de hazzan sesi gelmiş havralardan.
Birileri, Ortaçağ boyunca, antik Yunanı ve Romayı, puta-tapanların paganist uygarlıkları olarak görmüş ve bu uygarlıklara ait eserlerin okunmasını dahi yasaklamış. Birileri de (Müslümanlar), Kordobada bu dönemin eserlerini Arapçaya, Latinceye ve İbraniceye tercüme edip Batıya ve tüm dünyaya tanıtmışlar.
Birileri, 1492de İspanyada zulüm görenlere kucak açmış. Ama birileri de, 21. Yüzyılda, bu kucak açanlarla aynı dinden ve inançtan olanlara olanca zulmü reva görmüşler.
Yıllar önce, ülkemizden Yunanistana göçüp de turist olarak İstanbula gelen Rumlara, bir gazetecimiz şu soruyu sormuştu: “İstanbulun en çok neyini özlüyorsunuz?”
Bu soruya onların verdiği cevap ilginçti: “Ezanlarını.”
Ben bunları düşünüyor ve soruyorum kendi kendime:
Birilerinin de: “İstediğin dini ve inancı paylaşabilirsiniz, ama “İnsan olma” ortak paydasında birleşip bir arada yaşamanın örneklerini verebiliriz” dediği zamanlar yaşanmış. Meselâ; 711-1492 arasında İspanyanın Endülüsünde olduğu gibi, La Convivencia yani bir arada yaşama örnekleri verilmiş. Hem ezan okunmuş minarelerden, hem çanlar çalınmış kulelerden, hem de hazzan sesi gelmiş havralardan.
Birileri, Ortaçağ boyunca, antik Yunanı ve Romayı, puta-tapanların paganist uygarlıkları olarak görmüş ve bu uygarlıklara ait eserlerin okunmasını dahi yasaklamış. Birileri de (Müslümanlar), Kordobada bu dönemin eserlerini Arapçaya, Latinceye ve İbraniceye tercüme edip Batıya ve tüm dünyaya tanıtmışlar.
Birileri, 1492de İspanyada zulüm görenlere kucak açmış. Ama birileri de, 21. Yüzyılda, bu kucak açanlarla aynı dinden ve inançtan olanlara olanca zulmü reva görmüşler.
Yıllar önce, ülkemizden Yunanistana göçüp de turist olarak İstanbula gelen Rumlara, bir gazetecimiz şu soruyu sormuştu: “İstanbulun en çok neyini özlüyorsunuz?”
Bu soruya onların verdiği cevap ilginçti: “Ezanlarını.”
Ben bunları düşünüyor ve soruyorum kendi kendime:
Ezan mı? Hazzan mı? Çan mı?
Bu sorudan sonra, yıllar önce bir ateistin “Hangi din?” sorusuna verdiği şu cevabı da hatırlıyorum. “Ben Ateyim. Ama bir din seçmek zorunda kalsaydım SON DİNİ” (EZANI) tercih ederdim.”
HEMŞERİM DEDİ Kİ
İşte bu yazıma bir hemşerim itiraz etmiş ve bendenize şu yazıyı göndermişti:
“ Şerif hocam, (…)esasen bu nevi tartışmalara dâhil olmayı -eğer çok tahrik edilmezsem- girmemeyi tercih ederim. Çünkü -takdir edersiniz ki- bu inanç meselesi çok hassas meselelerdir ve belli bir kabul temelinde olmanız farz edilerek yürütülür. Ancak ben üslubunuzdaki zarafeti tersten tahrik olarak kabul ediyorum ve yazmaktan kendimi alamıyorum; elbette hoşgörünüze sığınarak.
İtiraf etmekte bir sakınca yok; çocukluğum ve ilk gençliğimdeki yoğun dini eğitimime rağmen, şu anda, günlük hayatımı dünyevi referanslarla idame ettirmekteyim.
Bu ne demek? Şu demek:
Günlük konuşma literatürüm dünyevi ve laiktir; dindar değil. Hayat algım dünyevidir, laiktir, dindar değil. Dini ritüelleri de dinsel vecibeler oldukları için değil; geleneksel vecibeler olduğu için yerine getiririm.
Bu izahatı, “Tabii bu gerekçe ve düşünce tarzı, VAHİY gerçeğini kabullenen bir akıl veya kişi için söz konusu....” şeklindeki cümleniz için yaptım. Yani Şerif Hocam; baştan, düşünce sistemimi bilip ona göre tartışmaya uygun olup olmadığınıza karar vermeniz icap edecektir.
Yine şöyle denebilir, bendeniz sayın Hocam; tatlı tatlı muhabbet edeceğiniz ve “evet üstadım, çok haklısın. Bir de şu var...” biçiminde gerçekten de çok keyifli ve uzayıp gidecek bir sohbetin ehli değilim sizin açınızdan. Yani; arada aykırı sorular sorarak, ya da itiraz ederek ya da karşı argümanlar ileri sürerek sizin düşünce sisteminizi tedirgin edebilirim, onu demeye çalışıyorum.
Yeri gelmişken: Sizden alıntıladığım cümlenizde bile benim karşı duracağım bir niteleme var: “vahiy gerçeği...” Ben bu nitelemenin muhteviyatına itiraz mı ediyorum; hayır. Kabul mü ediyorum; yine hayır. Peki, niye karşı duruyorum: daha en baştan bir “dayatma” seziyorum da, ondan. Daha en baştan bir tefrik seziyorum da, ondan. Daha en başta “benim gibi düşünenler ve düşünmeyenler” hissiyatı seziyorum da, ondan.
Paranoyakça bulabilirsiniz, ama Şerif Hocam, iktidar dille başlıyor. Dilin egemenliğiyle başlıyor ve yavaş yavaş hayatın tüm alanlarına nüfuz ediyor. Mamafih, vahiy İNANCIN olarak tabir etseydiniz, benim açımdan mesele yoktu, ama vahiy GERÇEĞİ deyince iş değişiyor. Aslında daha ilk cümlenizde de semantik olarak bir kayma mevcut: Her şeyde kalite olmalı, dolayısıyla üstünlük...
kalite ile üstünlük farklı kategorilerdir Şerif Hocam. kalite için illa “diğeri”ne ihtiyaç yoktur. Yani tek başına bir şey kaliteli ya da kalitesiz olabilir; kalite kavramı kıyaslamayı mecburi kılmaz. Ama üstünlük kavramı kıyaslamayı mecbur kılar. Bu tarz bir düşünce sistemi de bana uygun bir düşünce sistemi değil. Kaldı ki, dinlerden söz ediyoruz, yemekten ya da elbiseden değil. Ve tekrar edecek olursam: Dinlerin kalitesi de subjektiftir. Siz son nazil olduğu ve dolayısıyla, mükemmele ulaştığı için kendi inancınızı en kaliteli olarak addedersiniz, diğeri de sizin tam tersinize ilk inen olduğu, dolayısıyla en saf olduğu iddiasıyla kendi dinini en kaliteli bulur. Dolayısıyla bu konuda objektif bir kesinliğe ulaşmak mümkün değildir. Ama belirtmeliyim, dediğiniz ortak paydada tüm yüreğimle hemfikirim: İnsan olmak... Sadece ve sadece bu payda için yazıyorum bunları da, yoksa hiç bu tarz bir tartışmanın ehli değilimdir; önceden de dediğim gibi.
Ve evet; fanatizmden ve vandalizmden ürküyorum. Aslında salt bu da değil; günlük siyaset verileriyle konuşmak istemiyorum, lakin bu ülkede benden olmayana tahammülsüzlük kültürünün yerleşmeye başladığını seziyorum, üstelik de bunun bizzat egemen erkin siyaset etme aracı haline evrildiğini hissediyorum. Misal olarak adını zikrettiğiniz Medine sözleşmesi ve Endülüs deneyimlerinin esamesi bile okunmamaktadır günümüzde. (antre-parantez; medine sözleşmesi ile endülüs deneyimlerinin de birbirine çok benzemediğini söylemeliyim, bunun muhabbetini de ayrıca yapabiliriz sayın Hocam...) Ezcümle; siz de düşünce mahallenizden çıkıp, olaylara objektif bakabilseniz ve çıkarken bütün algılarınızı, değer yargılarınızı, inanç temelli kabullerinizi mahallede bırakıp bakabilseniz, yani kendinizi sıfırlayarak, yukarıdan, 100, 200 metre yukarıdan bakabilseniz, eminim benim gördüklerimi siz de göreceksiniz. O nedenle de, siz: “tercih yapın ve ezan deyin dedikçe, bence, bu tahammülsüzlük kültürünün yerleşmesine de zemin hazırlıyorsunuz. Ya da en azından bu kültüre itiraz edemeyeceksiniz, zira bunu fark etmeyeceksiniz bile. İşin en kötüsü de: yönetici erk, bu bilgiye sahip ve gücünü
de bundan alıyor... Benden size sevgi/saygı Şerif Hocam...”
Hemşerime Dedim ki
Değerli okuyucu, dilerseniz bu itiraza cevabımızı gelecek yazımızda okuyalım..
Selam ve dua ile hoşça kalınız..
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.
Şerif Ali Minaz
Kütahya'nın Simav ilçesinde doğdu. İlköğrenimini köyünde, orta öğrenimini Bursa’da, yüksek okulu da İstanbul’da bitirdi. Öğretmen olarak başladığı memuriyet hayatına...
Tüm Yazılarını Gör



