Sevgili okuyucu, bu yazımda güncele değinmek istedim. Malumunuzdur ki, insanlığa hizmet edenleri ödüllendirmek amacıyla ilim adamlarına, edebiyatçılara, siyasetçilere verilen bir ödül var; NOBEL ÖDÜLÜ. Bu ödül, Alfred Nobelin vasiyeti üzerine1901 tarihinden bu yana verilegelmektedir; kimileri kabul ediyor, kimileri de reddediyor.
Yazılı ve görsel medyamızda bu ödül konuşuluyor, yazılıyor bu günlerde. Çünkü ödüle layık görülen ilim adamı bizden bir bilim insanı; Prof. Dr. Aziz Sancar..
Bu vesileyle akademisyen olmak isteyenlere, gençlerimize bir husus hatırlatmayı düşündüm.
Başarının Sırrı, Çalışmak ve Çalışmak
Kendi dalında Nobel ödülü alan dünyaca ünlü moleküler biyoloji uzmanı Sayın Prof. Dr. Aziz Sancar diyor ki: “Günde 16-18 saat çalışıyordum; haftada yedi gün. Bir ara altı ay laboratuvarda bile yaşadım. Yasalara aykırı olduğu için hocama şikâyet gelince sona erdi.”
Bir başka ilim adamımız Prof. Dr. Fuat Sezgin Hoca da, 89 yaşında olmasına rağmen hâlâ ilmi çalışmalarını sürdürdüğünü söylerken şöyle anlatıyordu kendini:
Hocam bir gün bana sordu: Kaç saat çalışıyorsunuz?
Ben de: “Günde 13-14 saat çalışıyorum, dedim.
“Ne! dedi. Bu tempoyla bir bilim adamı olamazsınız. Eğer bilim adamı olmak istiyorsanız
bunu çok daha artırmalısınız”, dedi.
“O, günde 24 saat çalışırdı. Günler uzun olsaydı, daha çok çalışacaktı. Ben ondan sonra çalışmamı, 17 saate çıkardım. Bu, 70 yaşıma girinceye kadar devam etti. 70 yaşımdan sonra, çalışmamı, bir iki saat azalttım. Aşağı yukarı, 13-14 saat çalışmaya gayret ediyorum.
Evet, 10.2.2012 tarihinde TRT.1de konuşan Hoca bunları söylüyordu.
Eğitim ve öğretim sistemimizin çarpıklığından, MİLLÎ değil de MİLLİ olduğundan söz edenlerimiz olmasına rağmen yine de gayretli, çalışkan eli öpülesi ilim adamlarımızın bulunması içimizi ferahlatıyor doğrusu…
DÜNÜN VE GÜNÜN GENÇLERİ
Söz ilimden, ilim insanından açılmışken dündeki ve günümüzdeki eğitim ve öğretim sistemimize değinmek isterim. Meselâ, Selçuklu döneminden bir örnek vermek isterim. Erzurumun Çifte Minareli Medresesini, az buçuk mürekkep yalayanlarımız sanat tarihi derslerinden biliriz.
Kapısından girince sağlı sollu olarak toplam otuz dört odacığı var bu medresenin. Ve bu odacıklara, kapıdan başka hiç bir yerden ışık girmiyor.
Öyle ki, kapıdan giren ışık, direkt olarak öğrencinin rahlesinin üzerine düşüyor.
Orada, bu günkü gibi öğrencinin zihnini dağıtacak ne televizyon, ne internet, ne karşı cins, ne sinema var.
İşte bu medresede bir gün, hoca, en zeki öğrencisinde istediği performansı göremez ve sorar: “Hayırdır evladım! Nedir senin kafanı meşgul eden? Çok düşüncelisin bugün.”
Öğrenci utana sıkıla cevap verir:
“Hocam, der. Hani dün sizinle alış- verişe çıkmıştık ya. Hani bir züccaciye dükkânına uğramıştık ya. O dükkândaki vitrine bir taş atsam kaç bardak kırabilirim diye düşünürüm; dünden beri aklıma bu soru takılyor…”
Hoca tutar elinden talebesinin; götürür züccaciye dükkânına. Eline bir taş verir ve tebessüm ederek:
“Haydi, at bakalım, ben de merak ettim. Kaç bardak kırabileceksin, görelim?” der.
Ve hoca, iznini aldığı zücaciyeciye, verdikleri zararın ücretini ödedikten sonra tekrar medreseye dönerler…
Bir Yerlerde Yanlışımız Var
Eğitim ve öğretimde bir yerlerde yanlışlarımız var. Meselâ mı?
Meselâ, bu eğitim sisteminden çıkan bizler Bizansla, Ramayla empati kurabiliyoruz da, Selçuklu ve Osmanlı ile kuramıyoruz.
Bu eğitim sisteminden çıkan bizlerden birileri, birilerimizi habire hain, gafil, kâfir, münafık ilan ediyoruz. Meselâ mı?
Meselâ, birilerine göre Abdülhamid, “müstebit ve “Kızıl Sultan;” Vahdettin ise “vatan hainidir”…
Aynı dinin müntesipleri olmamıza rağmen, cemaatlere, tarikatlara bölünmüşüz.
Birilerine göre birileri, gerici ve yobaz. Diğer birilerine göre de birileri kâfir.
Bu Manzaramızı seyrederken, Cemil Meriçi hatırlamamak mümkün mü?.
Merhum diyor ki: “Misyonerliğin amacı, insanları Hıristiyan yapmak değildir;
bu topraklardaki insanların kendi kültürüyle bağını koparmaktır.”
Velhasıl
Diyorum ki, kaliteli bir toplum için eğitim ve öğretimin kaçınılmaz olduğunu unutmamalıyız. Eğitim ve öğretimiz MİLLİ değil; temel kanunda yazıldığı gibi MİLLÎ olmalı. Gençlerimizin zihinleri, gereksiz bilgilerden, hafızalarını çöplüğe çeviren safsata ve felsefi düşüncelerden temizlenmeli, sağlıklı ve gerekli bilgilerle yüklenmeli.. Ve aşağıdaki tablo üzerinde uzmanlarımız gece gündüz düşünmelidir:
“ 2003 yılındaki PİSA; eğitimde verimlilik araştırmalarında, 40 ülke içinde Güney Kore Matematikte üçüncü, biz 34. G. Kore okuma ve anlamada 2. Olurken, biz 33. Olmuşuz. G. Kore tabii bilimlerde 4. Olurken, biz 35. Problem çözmede G. Kore BİRİNCİ olurken, biz 33. Olmuşuz.”
Mevcut eğitim sistemimizle, Aziz Sancarlar, Fuat Sezgin Hocalar yetiştirebilir miyiz dersiniz? Biz de, eğitimde verimlilik araştırmalarında Güney Kore seviyelerini aşabilir miyiz acaba?
Eğitim ve öğretimde başarılı ve insanı mutlu bir Türkiye dileklerimizle…
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.
Şerif Ali Minaz
Kütahya'nın Simav ilçesinde doğdu. İlköğrenimini köyünde, orta öğrenimini Bursa’da, yüksek okulu da İstanbul’da bitirdi. Öğretmen olarak başladığı memuriyet hayatına...
Tüm Yazılarını Gör



