MERHUM ÂKİF KÜRSÜDE
Kıymetli okuyucu, Şeyh Abdullah Ağabey, bizleri hayalen Kastamonu’ya götürmüş, yıllar öncesinin Nasrullah Camiinde Mehmet Âkifimizi dinletiyor ve “gâvurdan dost olur mu?” sorusunun cevabını ona verdiriyordu.
Merhum Âkif, cami kürsüsünden cemaate şöyle hitap ediyordu:
“Ey Müslümanlar! Cenabı Hak buyuruyor ki:
“ Ey Müminler! Size ellerinden gelen fenalığı yapmaktan çekinmeyen, bu hususta hiçbir fırsatı kaçırmayan, dininize yabancı olan kimseleri kendinize mahremi esrar (sırlarınızı açacak şekilde) dost, arkadaş edinmeyiniz.” (Al-i İmran, 118)
Ve vaazına devam ediyordu:
BEN DE BİR ZAMANLAR
“ Ey Cemaati Müslimin!
İnsanın, kendi aleyhine bile olsa hakkı hakikati söylemesi gerekir. Ben de bir zamanlar Kitabullah’ı tilavet ederken /Kur’anı okurken/ bu gibi âyâtı celileye geldikçe: “Acaba sair milletlere karşı biraz şiddetli davranılmıyor mu? Yabancı milletlere karşı daha merhametli olmak icap etmez miydi?” gibi düşüncelere dalardım. Vakıa bu düşüncelerin sırf şeytani düşüncelerden başka bir şey olmadığını bilirdim. Lakin şeytanî de olsa o düşünceleri içimden söküp atıncaya kadar hayli mücadele ederdim.
VESVESENİN SEBEBİ
Acaba (içimdeki) bu vesvesenin sebebi ne idi? İşin bu noktasını araştırırsak, bu vesveseyi biraz tabii görürüz. Çünkü gözümüzü açtık, Avrupa medeniyeti, Avrupa irfanı, Avrupa adaleti, Avrupa efkâr-ı umumiyesi nakaratından başka bir şey işitmedik. Kiminin adaleti, kiminin dehası, kiminin terakkiyatı/ kalkınması/ kulaklarımızı doldurdu.
Lisan bilenlerimiz doğrudan doğruya bu adamların eserlerini, bilmeyenlerimiz tercümelerini okuduk. Edebiyatları, hele bu edebiyatlarının ahlâkî, insanî ve içtimai konuları pek hoşumuza gitti. Müelliflerin ahlaki ve insani değerlerini eserleriyle ölçmeye kalkıştık. İşte bu mukayeseden itibaren aldanmaya, hatadan hataya düşmeye başladık. Çünkü bu adamların, sözleri ile özleri arasında asla münasebet olamayacağını asla düşünemedik. İşte okuyup yazanlarımızın çoğuna arız olan/tebelleş olan/ bu hata bir zamanlar bana da musallat oldu.
Bereket versin ki yaşım ilerledi, tecrübem arttı; özellikle Avrupa’yı, Asya ve Afrika’yı dolaşarak Avrupalı dediğimiz milletlerin esaret altına aldıkları biçare insanlara karşı reva gördükleri zulmü, gadrı/ vefasızlığı/, hakareti gözümle görünce artık aklımı başıma aldım. Demin söylediğim şeytani vesveselere kapılmış olduğumdan dolayı Cenabı Hakka tövbeler ettim.(…)
Bunların bütün insanlara, bilhassa Müslümanlara karşı öyle kinleri, öyle husumetleri vardır ki, (maalesef) hiçbir şekilde teskin edilme imkanı yoktur.. “Vicdan hürriyeti” diyerek kâinatı aldatıp dururlar. Hele biz Müslümanları, biz şarklıları taassupla / tutuculukla/ itham eder dururlar! Heyhat. (Ne yazık ki,) dünyada mutaassıp bir millet varsa o, Avrupalılardır, Amerikalılardır. Taassuptan hiç haberi olmayan bir millet isterseniz o da bizleriz.
İşte Bir Maskaralık Örneği
Bilirsiniz ki, bizim Harbi Umumi’ye girmeyişimizden en çok müstefit olan /yararlanan/ bir millet vardır; Almanlar. Bütün dünya onlara karşı iken biz onların müttefiki idik
Düşmanlarımız Kudüs’ü bizim elimizden aldıkları zaman, Almanlar ve Alman’dan başka bir şey olmayan Avusturyalıların bu işten bizim kadar müteessir olmaları icap ederdi. Amma öyle olmadı. Kudüs ve Filistin, Müslümanların ve Türklerin elinden çıktı diye Viyanalılar “şehr-i ayin” yaptılar; evlerini ışıklarla donattılar. Bu maskaralığı men edip, yakılan elektrik fenerlerini söndürünceye kadar Avusturya hükümetinin göbeği çatladı. Artık taassubun/bağnazlığın/ hangi tarafta, müsamahakârlığın/hoşgörünün/ hangi tarafta olduğunu siz anlayınız.”
VE ŞEYH DEVAM EDİYOR
“Kardeşlerim!
İşte bunları söylüyor Merhum Âkif. Onu rahmetle analım ve ruhuna bir Fatiha okuyalım lütfen.
Şunu ifade edelim ki, bu konuşma, 1920 yıllarının şartları altında yapılmıştır. Bu satırlar da, Batılıyı düşman tanımaya değil; dostluk ilişkilerimizi kurarken bazı kriterlerimizin /kıstaslarımızın/ olması ve çok dikkatli olmamız gerektiğini dillendirmek içindir. İnsanlarla beşeri ilişkiler kurmak, dost olmak başkadır; can ciğer olmak, onları mahrem edinmek yine başkadır. Bu noktayı unutmamak gerekir.
Bizler, başkalarıyla iletişim ve dostluk kurmaktan kaçınan insanlar değiliz. Bizler, farklı kültürleri bir arada yaşatan eşsizbir tarihin mirasçılarıyız. Bu konuda dünyaya örnek olacak tarihi bir geçmişe sahibiz elhamdülillah.
Karşımıza çıkıp, “soykırım meselesini” temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp sürenlere bizler de dünkü sırp vahşetini hatırlatmalıyız. Dün, Osmanlı topraklarının çeşitli yerlerinden akın akın Anadolu’muza göçmek zorunda kalan insanların dramını anlatmalıyız. Akif Merhum’un “kimi yamyam, kimi Hindu, kimi bilmem ne bela” diye nitelendirdiği Çanakkale’yi söylemeliyiz o dost görünenlere.
İngilizler tarafından Mısırdaki Üsare Kampı’na hapsedilen ve “krizol” kimyasalı ile doldurulan havuzlarda 15 bin askerimizin gözlerinin nasıl kör edildiğini de unutmamalı unutturmamalıyız. Onların “Kadim ve mahrem Dost” olmadıklarının bilincinde olmalıyız.
HAÇLI SEFERLERİ BİTTİ Mİ?
Güzel Kardeşlerim! Allah’a şükürler olsun ki, bu gün tarihi Haçlı seferleri bitti. Bitti bitmesine de, bu savaşlardan sonuç alamayanlar başka savaşlar icat ettiler. Meselâ; ekonomik savaş, psikolojik savaş, teknolojik savaş, raftan kaldırdık artık dedikleri soğuk savaş, çeşitli ambargo uygulamaları vs. gibi..
Görüyorsunuz, bu isimlerle gündeme gelen savaşların her biri zaman zaman tüm hızıyla icra safhasına sokuluyor. Düşününüz bir kere. Her yıl, ülkemiz hakkında “Ermeni Meselesini” gündeme getirenlerin amacı, bu savaşlardan birini devreye sokmak değil midir?
Sadece 1990 ile 2009 yılları arasında yapılan İslâm dünyasındaki operasyonlarda 35 bine yakın devlet adamının, siyasetçi ve bürokratın tasfiye edilmesi yukarıdaki savaşlardan hangisine girer acaba.
Yine bu sürede 2 400 civarındaki kanaat önderinin katledilmesi, 127 bin civarındaki işadamının çeşitli şekillerde etkisiz hale getirilmesi ve 23 bin büyük şirketin batması, nasıl bir savaşın sonucudur acep?
1979 yılından Ekim 2010 yılları arasında, İslam dünyasında 11 milyon Müslümanın çeşitli savaşlarda ve çatışmalarda öldürülmesi, 60 milyon Müslüman’ın ise sakat bırakılması ne menem bir savaşın ürünüdür dersiniz?
Kardeşlerim!
Bu rakamlar sakın ola ki bizleri ümitsizliğe ve düşmanlığa sürüklemesin. Bu dünyada her kes, her toplum görevini yapıyor. Bunları daha dikkatli, daha bilinçli olmamız için söylüyorum. Rehavete kapılmayalım lütfen. Dost diye sarıldıklarımızın ihanetine uğramaktan Rabbimize sığınalım. Bu sohbetimizi Ziya Paşa’nın şu dizeleriyle bitirelim:
“Huda göstermesin âsâr-ı izmihlâl bir yerde.
Ehibbâ şive-i yağmada mebhut eyler a’dâyı”
(Allah, insana bir yerde iktidar kaybı yaşatmasın.
Dostlar, ihanette düşmanlara bile parmak ısırtırlar.)
Kalın sağlıcakla.
NOT: Bir önceki yazımıza yorumlarıyla katkıda bulunan, M. Çağlar, Yavuz Körükçü, Gani, Bir dost, Molla Kasım, Zerrin Çırak, İlknur Atlıoğlu’na en derin saygı ve teşekkürlerimi sunuyorum.
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.
Şerif Ali Minaz
Kütahya'nın Simav ilçesinde doğdu. İlköğrenimini köyünde, orta öğrenimini Bursa’da, yüksek okulu da İstanbul’da bitirdi. Öğretmen olarak başladığı memuriyet hayatına...
Tüm Yazılarını Gör



