Şerif Ali Minaz
İlkelerimiz Ve Yanlışlarımız
Ekibimizle birlikte, dervişlerin “Abdullah Abi” dedikleri şeyhi dinlerken zamanın nasıl aktığının farkında bile değiliz. Bir de, öğle sıcağının çevreye dalga dalga yayılmaya başladığı bir saatte dev çınar ağacının gölgesinde asude bir şekilde oturup bu güleç yüzlü, akıcı üsluplu hatibi dinlemek insana ayrı bir zevk veriyor. Malum hitap cümlesiyle devam ediyor Abdullah Abi sohbetine:
“Güzel Kardeşlerim!
Sohbetimizin başında “Derviş” kelimesinin her bir harfinin ne anlama geldiğinden söz etmiştim. Bu bağlamda şimdi de kısaca Sofilikteki temel prensipler hakkında bilgi vermek istiyorum. Bu prensipler, çoğu zaman birçok “salik,” yani tasavvuf yolunun yolcusu tarafından yanlış anlaşılmaktadır. Kaş yapayım derken gözler çıkarılmaktadır. Bazı dervişler bunalımlara sürüklenmektedir. Bu bakımdan, bu ilkeleri manalarıyla birlikte iyi anlamak ve kavramak gerekir.
Tasavvufta, “Usûl-ü Aşere” yani on kural adı verilen bu prensiplerin birincisi “Tevbe”dir.
Tevbe, bilinçli olarak yapılan bir hatadan, işlenen bir günahtan nedametle pişmanlık duymak, üzülmek ve onu bir daha işlememeye karar vermektir. Bu günahtan dolayı Rabbimizden af ve mağfiret dilemektir. Hele bir de, birkaç damla gözyaşı dökülürse, bu, nur üstüne nur yağmış gibi olur. Bilirsiniz böyle bir tövbe içinde olan Mü’min için Cenab-ı Peygamber Efendimizin, “Hiç günah işlememiş gibidir,” müjdesi vardır.
İkinci prensibe de, “Zühd” adı verilir. Zühd, her türlü boş ve yararsız işten, dedikodudan, lüzumsuz ve gönül inciten lâkırdıdan, neme lazımcılıktan uzak durmak demektir. Buna ek olarak bir de, çevremizde gördüğümüz her çeşit kötülük ve çirkinlikle mücadele etmektir. Hani Rabbimiz Asr suresinde bizlere, “Hakkı, hakikati öğütleyin” buyuruyor ya. Hani, bu güzel dinin “emri bi’l- marûf, nehyi ani’l-münker” ilkesi var ya. İşte aynen böyle, uygun bir dille, insanları kırmadan iyilik ve güzellikleri hatırlatmak da zühd sahibi olmanın bir gereğidir. Şunu hiç unutmayalım: Bizler, sadece yaptıklarımızdan değil; yapmamız gerekip de yapmadıklarımızdan da sorumlu olacağız. Söylememiz gerekip de söylemediklerimizden de..Bu görev, yerinde ve zamanında çok ustalıkla eda edilmelidir. Sözgelimi bir kardeşimiz, bir hata işledi, kaba ve kötü bir söz söyledi. Bizim, onu uygun bir dille hemen uyarmamız ve ikaz etmemiz gerekir. Diyelim ki, onu uyarmadık ve o da bu sırada hatasının farkına vardı ve tevbe etti. Rabbi de onu affetti. Ama biz, bir başka mekânda onun yüzüne söylemediğimiz bu hatasını dillendirirsek vebal altına girmiş oluruz. Çünkü o, tevbe etmiş ve affedilmiştir.
Üçüncü prensibimiz “Tevekkül” dür. Dikkat ederseniz bu kavramlar hepimizin aşina olduğu yüce dinimizin öğretileridir. Ama bu kavram da çokları tarafından yanlış anlaşılmaktadır. Şöyle yapalım tanımını: Bir amaca ulaşmak için, yapılması gereken her işi yaptıktan ve her sebebe başvurduktan sonra Cenab-ı Hak’tan hayırlı bir tecelli, güzel bir sonuç beklemektir. Bir başka deyişle, deveyi sağlam bir kazığa bağladıktan sonra Allah’a güvenmek, işlerimizi O’na havale etmektir tevekkül. Evimizin kapısını, bacasını açık bırakıp hırsızlara davetiye çıkardıktan sonra Allah’a güvenmek, hâşâ Rabbimize “bekçilik” teklif etmek olur.
Dördüncü ve beşinci prensibimiz “Kanaat” ve “Rıza”dır.
Neye kanaat?
Bir hedefe ulaşmak için elimizden gelen tüm çabamızı harcadıktan sonra kavuştuğumuz sonuca razı olmaktır. Sakın içinde bulunduğumuz nimetleri küçümsemeyelim. “Çok külfetim var, ama nimetim pek az,” demeyelim. Her gün çevremizde ibretle seyrettiğimiz onlarca örnekle karşılaşmıyor muyuz? Meselâ; çok az çalıştığı halde Rabbimizin bol bol rızık verdiklerinin, gün gelip kuru bir ekmeğe muhtaç olduklarını, onca servetlerinin heba olup gittiğini görmüyor muyuz? Bunun tam aksine; nice sıkıntılar çektikten sonra maddi ve manevi birçok nimetlere gark olanlara şahit olmuyor muyuz? Eskilerin ne güzel bir duası vardır, onu dilimizden eksik etmeyelim: “Rabbim! Az verip aratma, çok verip azdırtma!”
Neye rıza?
Başımıza gelen her işe, her olaya hoşnutlukla bakmaktır rıza. Yunus’un dediği gibi:
“Hoştur bana Senden gelen, / Ya gonca gül yahut diken.
Ya hil’attir yahut kefen. / Kahrın da hoş, lütfûn da hoş,” diyebilmektir rıza.
Başımıza gelen üzücü bir hadiseden sonra, hemen kendimizi sorgulayalım. “Nerede hata yaptım?” diyelim. Ama her musibetin, her sıkıntının sebebini de kendimizde aramayalım. Bu dünya bir sınav dünyasıdır. Bazen korku ile bazen yoksullukla, bazen hastalık ve ölümlerle ve çeşitli sıkıntılarla da sınanabiliriz. Allah’ın en sevgili kulları olan Peygamberlerin çektikleri çilelerin, bizler kaçta kaçını çekiyoruz? Şunu da unutmayalım ki, hiçbir olay sebepsiz tecelli etmez. Ve yine unutmayalım ki, her kolaylıktan sonra bir zorluk ve her zorluktan sonra da bir kolaylık vardır. Bu, İlâhi bir yasadır. Bakın ne buyruluyor Fıtrat Kitabında: “Bil ki, sıkıntıdan sonra kolaylıklar da vardır.” ( 94/5)
Horasan Köpekleri
Kardeşlerim! Bu sözlerden sonra, kanaat, rıza ve şükürle ilgili ünlü bir hikâyeciği sizlerle paylaşmak istiyorum
Şakik Belhi, İbrahim Ethem’e sorar:
Şükür konusunda ne yapıyorsunuz?
Cevap verir Büyük Veli:
Bizler, bulunca şükrederiz, bulamazsak sabrederiz.
Böyle der demesine, ama çok enteresan bir cevap alır Şakik’ten:
Bizim Horasan’ın köpekleri de böyle yapar.
Öyle mi? der İbrahim Ethem ve biraz da pişmanlık duygusuyla sorar:
Peki, siz ne yaparsınız?
Biz mi? Biz bulunca dağıtırız, bulamayınca kanaat ve şükrederiz.
Evet, şükür demek, varlıkta vermek, yoklukta da sabretmektir. Kanaat demek, sürekli hayır ve hasenatta bulunmak demektir.”
Sağlıcakla kalınız derken, gelecek hafta da, Şeyh’in sohbetini sizlere sağlıklı bir tarzda nakledebilmem ümidiyle saygı ve selamlarımı sunuyorum…
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.
Şerif Ali Minaz
Kütahya'nın Simav ilçesinde doğdu. İlköğrenimini köyünde, orta öğrenimini Bursa’da, yüksek okulu da İstanbul’da bitirdi. Öğretmen olarak başladığı memuriyet hayatına...
Tüm Yazılarını Gör



